Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi Nedir?

Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi Nedir?

Temelde bu ilke, bir görüngünün gözlemlenmesinin, onun hakikatinin belirli bir kanıtı olarak kullanılması olasılığını açıkça tartışmaya açar. Dolayısıyla gerçeklik ve hakikat sadece olasılık terimleriyle hayal edilebilir ve düşünülebilir, çünkü gözlemlediğimiz, hakikat değildir; bir görüngüyle, onu değiştirmesi zorunlu bir gözlem eyleminin karşılıklı etkileşiminin bir sonucudur. Bu şaşırtıcı bir olgudur: Bir görüngüyü sadece gözleyerek değiştiririz.

Bir görüngünün bilimsel açıdan kabul edilmesi için temel kurallardan birinin onun gözlemlenebilme olanağı olduğunu biliyoruz. Ancak, bilimsel açıdan kabul edilebilirlik gözlemden kaynaklanıyorsa ve gözlem gözlemlenen görüngüyü değiştiriyorsa, demek ki hakikati gözlem sayesinde öğrenmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır! Bu ilke insanın bilgisinde önemli bir dönüm noktasını belirledi. Aslında bugüne dek, bu ilkenin sadece atom altı görüngülere uygulanabilir olduğu düşünülüyordu, oysa bu ilke tüm gözlemlenebilen görüngüler için geçerlidir.

Tıp biliminde, örneğin, pek çok kez deneyi yürüten kişinin niyetlerinin deneyin kendisinin bir parçası haline geldiğini ve sonuçları etkilediğini gördük. Çoğu bilim adamı bu fenomeni kabul etmeyi reddeder ve bunu sadece bir kendine-öneri bağlamında geçiştirmeye çalışır, fakat aslında böyle değildir. Tıp alanındaki _en ciddi bilimsel araştırmalarda, beklentilerden kaynaklanan müdahaleden kaçmak için, araştırmacılar “çifte-kör (double-blind)” olarak anılan belirli bir prosedür uygular. Bu söz konusu araştırmanın iki grup insan üstünde paralel olarak yürütüldüğü anlamına gelir: Bu iki gruptan birine denenmek istenen gerçek madde verilirken, diğer gruptaki kişilere “plasebo” verilir. İnceleme sırasında, ne hastalar ne de araştırmacılar neyi ne amaçla aradıklarını bilirler; yapmaları gereken, “çifte-kör” araştırma yöntemini izlemektir.

Bu tür bir yöntemin mevcudiyeti, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’nin, sadece atom-altı tanecikler için değil, doğrudan kendi günlük yaşamımızda bile geçerli olarak kabul edildiğini gösterir. Burada görüngüyü etkileyen sadece gözlemlenme olgusu değildir: Gözlemleyenin zihinsel tavrı ve beklentileri bile değiştirici bir etkiye sahiptir. Çiftekör araştırmaları en ciddi ve güvenilir araştırmalar olarak Bilim, dolaylı olarak (ve belki de farkında olmadan) Belirsizlik İlkesi’nin makroskopik görüngülere de uygulandığını kabul eder. Bilimsel bir araştırmada bir görüngüyü gözlemlemede gözlemcilerin beklentilerinin etkilerinin açıkça kabulü, deneyleri finanse eden ve gerçekleştiren şahısların ve kurumların çıkarları ve kazançları temeline dayanarak yürütülen (hakikati öğrenmek için yapılan saf ve koşulsuz araştırmalar değil) bilimsel araştırmaların çoğunu yeniden ele almamıza yol açacaktır.

Tulipbet class="alignnone size-full wp-image-3798" src="https://www.teknosayfa.com/images/haberler/2018/03/werner-heisenberg.jpg" alt="" width="625" height="313" />

Sayısız vakada, zaten negatif bir sonuca ikna olmuş insanlar tarafından yürütülen bir araştırma, pozitif bir sonuca ikna olmuş kişiler tarafından yürütülen benzer bir incelemeyle karşılaştığında tamamen zıt sonuçlar verecektir. Örneğin İtalyan Hükümeti’nin Sağlık Bakanlığı’nın, Profesör Di Bella tarafından bulunan, tümörlerin geleneksel olmayan tedavi yöntemlerine son derece kuvvetle karşı çıktığını söyleyebiliriz; dolayısıyla kamuoyu baskısı bakanlığı konuyu ciddi bir biçimde ele almaya zorladığında, bakanlık Di Bella’yı olumlayan bir sonuca şiddetle karşı olan doktorları seçerek bilimsel bir araştırma düzenledi ve Profesör Di Bella’yı bu araştırmaya dahil etmedi.

Bu da kesinlikle rastlantı değildi. Bilim bütün incelemelerin tekrarlama ilkesine uyması gerektiğini ve araştırmacıların niyetlerinin sonucu etkileyebileceğini düşünen herkesin çılgınca hayal kurduğunu iddia eder, ama kendi “hakikatlerini” yansıtmayı istediğinde, ısrarla ve büyük kurnazlıkla Heisenberg’in Belirsizlik İlkesini kullanacaktır. Resmi bilimin sözcüsü örneğin, homeopatinin tedavi etkisinin bilimsel olarak kabul edilmesine olanak tanıyabilecek suyun hafızasına ilişkin incelemede olduğu gibi önemli araştırmaları reddetmek için aynı hileye başvurdu. Sadece düşünün: Muazzam yaygınlığına rağmen homeopati ve akupunktur hâlâ ana bilim akışı tarafından temelsiz bulunur.

Linus Pauling ne hakkında konuştuğumu biliyor. Kendisi Ortomoleküler Tıbbın kurucusuydu: patentlenemeyen ve genellikle ilaçlardan çok daha ucuz olan vitamin, aminoasit ve doğal maddelerin kullanımına dayandığı için ilaç şirketleri tarafından elde edilen büyük kazançlara izin vermeyen ilkelere temellenen bir dal. Linus Pauling, İnsanlık için son derece Önemli şeyler gerçekleştirdi: Kendisi iki Nobel Ödülü alan birkaç bilim adamından biridir. C vitamininin tedavi edici özelliklerine ilişkin en önemli araştırmaları yürüttü. Tuhaftır ama, C vitamini üzerine incelemeler ne zaman pozitif sonuçlar verse, hemen bunun tersini kanıtlamak için üç ayrı inceleme finanse ediliyordu ve alınan sonuç aynı yöntemler kullanılsa bile Pauling’in araştırmaları olumsuzluyordu.



Belki de C vitamininin çok ucuz olması ve patentlenememesi bu olayda etkilidir. Resmi bilimin bir kısmı Pauling’in keşfettiklerine sadece hemen karşı çıkmakla kalmamış, aynı zamanda onu her şekilde gülünç düşürmeye ve saygınlığını yok etmeye yeltenmişti, Ölümünden sonra bile. Size tüm bunları anlatmamın sebebi bilimin itibarını zedelemek değildir kendim de bilimin temsilcisiyim, amacım sizin sezgisel yeteneklerinize olan inancınızı geliştirmenize yardım etmek ve sizin de iyi bildiğiniz gibi, genellikle koşullanmış olan başkalarının fikirlerine giderek daha az itibar etmenizi sağlamak. Aslında bilim bunlardan biridir sadece: Hakikati arar. Ve aldığınız sürekli enformasyon akışına kıyasla, kendi içinizde çok daha fazla hakikat vardır. Bilimin herhangi bir değişimi kabul etmeyi istememesi olgusuna ilişkin bu bölümü Heisenberg’in yazılarından alıntı yaparak bitirmek istiyorum:

“...yeni görüngü grupları düşünce kalıplarında değişikliğe neden olduğunda... en seçkin fizikçi bile aşılamaz zorluklarla karşılaşır. Çünkü zihinsel kalıplarda değişim gereksinimi kendi sağlam zeminimizi kaybettiğimiz duygusuna yol açabilir... Bu noktada, bu zorlukları gözümüzde büyütmemek pek kolay değil. Zeki ve hoşgörülü bilim adamlarının kendi zihinsel kalıplarında bir değişiklik talebine karşı gösterdikleri tepkilerdeki ümitsizliği deneyimlediğimizde, sadece bu tür bilimsel devrimlerin nasıl meydana geldiğine hayret edebiliriz.”

Güncelleme Tarihi: 25 Mart 2018, 18:43
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER